25 Şubat 2018 Pazar

BOTOKS OBEZİTE İLE MÜCADELEDE KULLANILMAYA BAŞLANDI…

Yüz gençleştirmede kullanılan botoks obezite ile mücadelede de kullanılmaya başlandı. Norveçli bilim adamlarının uzun çalışmalar sonrası onay verdikleri mide botoksu uygulaması Avrupa ve Amerika’nın ardından Türkiye’de de kullanılmaya başlandı.



Norveçli bilim adamlarının 2004 yılında bu yana çeşitli denemeler sonucunda kilo vermede olumlu etkilerine dair onay verdikleri mide botoksu uygulaması Türkiye’de de kullanılmaya başlandı. Konu ile ilgili bilinmesi gerekenleri anlatan Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Fatih Kar,”Botoks bir mikroorganizmanın zehridir. Botoks bildiğiniz gibi görsel olarak ciltte kırışıklıların giderilmesinin yanı sıra bir takım nörolojik rahatsızlıklarda, bacaklarda ve kollarda olmak üzere yaygın olarak kullanılıyor.  Son 10-15 yıldır da bariatrri alanında bariatrik bir girişim olarak mideye de uygulanmaya başlandı. 2004 yılından itibaren hayvanlar üzerinde deneysel amaçlı olarak kullanılan yöntem son zamanlarda da Norveç, Kore, ABD gibi ülkelerde çeşitli merkezlerde uygulanarak, görülen pozitif sonuçların ardından insanlarda da kullanılmaya başlandı. Çalışmaların ardından mideye yapılan botoks enjeksiyonları ile 5-6 ayda yaklaşık 4-20 kilo kaybedilebildiği saptanmıştır. Amerika’da da önceleri sınırlı sayıda ve deneysel amaçlı olarak kullanılan yöntem 2014 yılından itibaren daha yaygın olarak kullanılmaya başlandı. İşlemin etkisi, açlık ve tokluk üzerinde etkili olan midedeki kas ve sinirler üzerinde oluşan blokaj ile açıklanıyor. Burada hem kas tabakası etkilenerek midenin boşalma süresi uzuyor hem de sinir hücreleri etkilenerek açlık hissi azalıyor” dedi
Cerrahi girişimlerden korkan ve diyet uyumu olmayanlar için ideal.
Yöntemin kimlere uygulanabileceğine değinen Op. Dr. Fatih Kar,” Mide botoksu özellikle cerrahi girişimlerden korkan insanlar için çok iyi bir seçenek. Diyet konusunda sıkıntı yaşayan, diyette ciddi anlamda uyumsuzluk gösteren, diyetle yıldızı bir türlü barışmayan insanlar bu teknik için ideal hasta grubunu oluşturuyorlar. Sağlık problemleri olup kilo verme konusunda sürekli başarısız olanlar için de önerilebilecek bir yöntem. Bu olay diyet uyumunu belirgin derecede arttırıyor” şeklinde konuştu.
İşlem 20 dakikada tamamlanıyor.
İşlemin uygulama şekline değinen Kar,” Gastroskopi işlemi yaptıktan sonra eğer midede ciddi bir problem yoksa botoks işlemine geçiliyor. Teknik özellikli bir teknik olup gastroskopi yapılırken midenin incelenmesi sırasında yapılan bir işlemdir. Ortalama süresi 20 dakika ile yarım saate arasında değişiyor. Hastanede kalmayı gerektirmiyor. İşlemin ertesi günü işe gidilebiliyor. Tekniğin herhangi bir yan etkisi yok ve hasta aynı gün sosyal yaşantısına geri dönebiliyor. Midenin çok geniş bir alanına enjeksiyon yapılarak mide kaslarının etkisiz hale gelmesi sağlanıyor. Midede kasılmayı sağlayan kaslar bu özelliğini yapamadığı zaman gıdalar midede uzun süre kalabiliyorlar. Normalde karbonhidratlar 2-3 saatte ya da 4 saatte, proteinlerle birlikte alındığı zaman 4-4 buçuk saate boşalabilirken bu uygulamadan sonra mide boşalma süresi 12 saate kadar ilerleyebilmekte. Ayrıca Ghrelin dediğimiz bir açlık hormonu var. Bu hormon en çok midenin fundusundan salgılanmaktadır. Enjeksiyonların bir kısmı bu bölgeye de yapılıyor. Bu enjeksiyon sonrası açlık hormon seviyesi düzeyi de çok ciddi anlamda düşebiliyor. Bu şekilde hastaların iştahları azalarak midedeki tokluk hissi uzuyor. Dolayısı ile hasta kilo vermeye başlıyor. Ancak unutulmamalıdır ki, tüm tekniklerde olduğu bu teknikte de uyum çok önemli. Sağlıklı ve dengeli beslenme, aktif bir yaşam ve spor bu uygulamadan sonra hastaların olmazsa olmazları arasında yer alıyor. Dolayısı ile diyetisyenlere de çok büyük rol düşüyor, hastaların periyodik takiplerini onların da sıkı bir şekilde yapmaları gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Mide rahatsızlığı ve botoks alerjisi olmayan herkese yapılabiliyor.
Mide rahatsızlıklarının mevcut olması durumunda tekniğin uygulanmadığına dikkat çeken Fatih Kar,” Teknik herkese uygulanabilecek yan etkisiz bir teknik. Ancak botoks alerjisi olanlarda, mide ülseri, gastrit, on iki parmak bağırsağı ülseri gibi durumlarda uygulanması önerilmiyor ve öncelikle bu problemin düzeltilmesi gerekiyor. Bu nedenlerle Gastroskopi ile işlem öncesi mutlaka midenin değerlendirilmesi gerekir. İşlem sonrası çok sık olmayarak bulantı, şişkinlik şikayetleri olabiliyor. Botoks işleminden sonra ilk 6 aylık sürecin iyi değerlendirilmesi gerekir. Botoksun etki süresi ortalama 4-6 ay kadar. Bundan sonraki süreçte botoksun tekrarlanıp tekrarlaması hastanın genel durumuna bağlı olarak gelişiyor. Mesela 75-80 kiloluk bir hastanın bu sürede 10-15 kilo vermesi mümkün bu da 6 ay sonunda ideal kilosuna ulaştı anlamına gelir. Sağlık problemleri de düzeldi ise botoksun yenilenmesine gerek duyulmaz ancak diyet ve spor programını devam ettirmesi istenir. 6 aylık süreçten sonra bir miktar daha kilo kaybına ihtiyaç olduğu düşünülürse ve yapılan teknikten başarı elde edilmişse botoks tekrar edilebilir. Literatür bilgilerinde 3 seansa kadar öneriliyor. Biz burada hasta ile beraber karar veriyoruz. Hasta diyette uyumlu ise ve mevcut 6 aylık süreci iyi değerlendirdi ise uzun süreli tokluğu kendisine oluşturduğu değişikliklerden yakınmıyor ise bu süreci uzatabiliyoruz” dedi

DİŞ KAYIPLARI SONRASI PROTEZ UYGULAMALARI...

Kusursuz bir görüntünün en önemli tamamlayıcısı dişlerdir. Zamanla yaşanan diş kayıpları ve eksilen dişlerin yerini protezler alıyor. Son derece doğal ve estetik dişlere kavuşmayı sağlayan protezlerle ilgili bilinmesi gerekenleri Medigold Sultan Hastanesinden Diş Hekimi Dt. Ercan Ali Feiz anlattı.



"Dişlerimizin eksikliği durumunda bunu telafi etmek için protez uygulamak durumundayız. Protezler de diş hekimliğinden çeşitlere ayrılır. Takılıp çıkartmalı protezler vardır tamamen dişsiz ağızlar için, yarı dişli ağızlara takıp çıkartmalı kancalı damak dediğimiz metal protezler vardır, bir de kaplama dediğimiz porselen protezler vardır. Bunların arasında diş eksiklikleri tedavisinde implantlar da vardır.

İki tür kaplama vardır. Biri normal metalli porselen kaplama bir de zirkonyum vardır. Zirkonyum daha estetik daha modern daha yeni ve daha diş eti ile uyumludur. Metalli porselen gibi diş eti bölgesinde zaman içerisinde siyahlık oluşmuyor ve gülümsemede daha doğal bir görüntü oluşturuyor. Işık vurduğu zaman yansıması daha doğal olduğundan dolayı gülümsememiz daha doğal görünmekte. Bunlar eksik olan dişlerimizin yerine yapılabildiği gibi estetik amaçlı da yapılabiliyor. Estetik amaçlı yapılanlar da bazen diş tamamen diş kesilerek zirkonyum yapılıyor bazen de ön tarafa takma tırnak tarzı diye tabir ettiğimiz kaplamalar konulabiliyor. Gülümseme dizaynı kişinin yüz şekline, dişlerinin formuna uygun kaplamalar yapılıyor. Böylelikle eksiklikler tamamlanmış gülümse güzelleşmiş artı çiğneme fonksiyonu sağlanmış oluyor. 

Diş eksikliğinde çiğneme fonksiyonu kaybı olduğu gibi aynı zamanda eksik dişler zaman içinde çene eklemi ağrılarına da sebebiyet vermektedirler. Bunun önüne geçmek için ya implant ya da kaplama yaptırmak veya protez kullanmak gerekir. Bunları uyguladığımız zaman çene eklemimizdeki ağrıları da gidermiş oluyor. Muhtemel ağrılar da engellenmiş oluyor.  Çiğneme lüksümüz artıyor.

Ağız sağlığı vücut sağlığının başlangıç yeridir.

Ortalama bir kaplamanın ömrü 10 yıldır. Bu kişinin kullanımına göre de değişebilir. Zaman içerisinde diş etlerimizin çevresinde, protezlerde yorulmalar olabiliyor. Onların önüne geçmek için yılda bir defa düzenli diş hekimi kontrolüne gitmekte fayda var. Eksiklikleri, çürükleri, yapılabilecek işlemler varsa onları yaptırmakta fayda var. Bunlar bizim ağız sağlığımız için önemli. Ağız ağlığı vücut sağlığının başlangıç yeridir.
Çekilecek ve tedavi edilecek dişler olmadığı zaman kaplama yapımı ortalama 10 gün içinde bitiyor. Bu süre zarfında küçültülen dişlerin üzerinde geçici dişler konulur. Bu 10 gün sonunda da dişler takılır. Yapılacak işlemde tedavi gerektiren ya da çekilmesi gereken dişler varsa bu tedavi süreci uzatabiliyor. Bu yapışacak işlemlere, çekimlere ve dolgulara bağlıdır. Bir ay, 2 ay duruma göre değişebiliyor."

24 Şubat 2018 Cumartesi

YAVRU VATAN KIBRIS’IN EMANETİ…

Uzun yıllardır Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapmış olduğu televizyon programlarıyla ve Doktor lakabıyla tanınan Ufuk Soğur, sunuculuk kariyerine artık Türkiye’de devam ediyor.



Ufuk Soğur, “Müsadenizle” isimli yeni programıyla bu haftadan itibaren her Perşembe saat 23.15’de canlı yayınla Kanal T ekranlarında olacak. Birbirinden ünlü isimlerin konuk olacağı programın ilk haftaki konuğu Türk Pop Müziği’nin başarılı isimlerinden Altay ve hem kitapları hem de yorumlarıyla dikkat çeken astrolog Nuray Sayarı oldu …

17 Şubat 2018 Cumartesi

CHOCOLATE PLANET AÇILIŞINA DEMET AKALIN DAMGASI...

Chocolate Planet bugün Bağdat Caddesindeki ilk şubesini açtı. Görkemli açılışa ünlü sanatçı Demet Akalın ve eşi Okan Kurt da katıldı.




İstanbul’da ilk şubesini açan Chocolate Planet çikolata tutkunlarına eşsiz lezzetler sunuyor. Özel olarak Belçika’dan getirilen doğal malzemelerle Türk çikolata ustalarının elinde hayat bulan çikolata ve pastalar göz dolduruyor. Özel spesiyaller, pasta ve cheesecakelerin yanı sıra birbirinden lezzetli çikolatalardan oluşan yaklaşık altmış çeşit ürün iştah kabartıyor. Çikolata mutluğuna birbirinden leziz kahveler de eşlik ediyor.

BELÇİKA’DAN İSTANBUL’A UZANAN ÇİKOLATA MUTLULUĞU…

Belçika’nın eşsiz çikolata lezzeti Türk çikolata ustaların elinde şekilleniyor.

İstanbul’da ilk şubesini açan Chocolate Planet çikolata tutkunlarına eşsiz lezzetler sunuyor. Özel olarak Belçika’dan getirilen doğal malzemelerle Türk çikolata ustalarının elinde hayat bulan çikolata ve pastalar göz dolduruyor. Özel spesiyaller, pasta ve cheesecakelerin yanı sıra birbirinden lezzetli çikolatalardan oluşan yaklaşık altmış çeşit ürün iştah kabartıyor. Çikolata mutluğuna birbirinden leziz kahveler de eşlik ediyor.

ŞAH DAMARI TÜMÖRLERİNDE GENETİK FAKTÖRLERE DİKKAT…

Nadir görülen şah damarı tümörleri tedavi edilmezse hastaları sesini kaybetme ya da felç riski ile karşı karşıya bırakabiliyor. Uzmanlar ise bu tümörlerin genetik geçişli olduğunu ve ailede bir kişide görülmesi durumda diğerlerinin de mutlaka muayene olması gerektiği konusunda uyarıyor.
Oldukça genç yaşlarda da görülen şah damarı tümörleri özellikle ses tellerini tehdit ettiği gibi tedavi edilmemesi durumunda felç, nefes borusunun tıkanması ve bunun sonucunda da hayati risk oluşturması gibi durumlara neden olabiliyor. Son dönemde Türk Profesör Yusuf Kalko’nun geliştirdiği teknikle bu tümörler uygun hastalarda lokal anestezi ile alınabiliyor.
Peş peşe gerçekleşen iki ameliyatla hayatı kurtuldu.
32 yaşındaki üç çocuk annesi Cemile Kaya bundan bir yıl önce baş dönmesi, tansiyon düşüklüğü, yüzünde ağrı ve uyuşukluk gibi şikayetlerle doktora başvurduğunu belirtti. Uzmanların çift taraflı şah damarı tümörü tespit ettikleri genç kadın geçtiğimiz yıl Gaziantep’te peş peşe iki ameliyat geçirdiğini ifade ederek,” Geçtiğimiz 2016 yılının aralık ayında boynumun iki tarafında şah damarı tümörü olduğunu öğrendim. Şubat ve temmuzda iki ameliyat geçirdim Gaziantep’te ancak ameliyatlar başarısız oldu. Ameliyatta komplikasyon oluşmuş ve şah damarım yırtılmış bu yüzden oradaki doktorlarım hayatımı kurtarmak için damarı iptal ettiklerini ancak tümörü alamadıklarını söylediler. O dönem on gün yoğun bakımda yattım. Geçtiğimiz kasımda da Profesör Yusuf Kalko’nun geliştirdiği teknikle ilgili internetten bilgi sahibi olduk. Sağ tarafı 360 derece saran ve daha önce çıkarılamayan tümörü Yusuf bey geçtiğimiz kasımda çıkardı. Ancak bizi genetik geçişli olduğu konusunda uyardı. Bunun üzerine kız kardeşim de muayene oldu ve kendisinde şah damarı tümörü tespit edildi. Aralık ayında da kendisi ameliyat oldu. Daha önce babam da şah damarı tümörü yüzünden yirmiiki yıl felçli yatmıştı. Geçtiğimiz hafta da sol taraftaki tümörü lokal anestezi ile aldı doktorumuz. Ameliyatım oldukça riskliydi. Sesimi kaybedebilirdim, gırtlağımın delinme tehlikesi de vardı. Bunları tek tek anlattı bize doktorumuz. Korktum ama ameliyat olmayı tercih ettim. Küçücük üç tane çocuğum var onlar için iyileşmek zorundaydım. Ameliyatım çok başarılı geçti çok şükür. Kurtuldum ve doktordan ziyade bir ağabey kazandım. Yusuf beyin desteği ve özgüveni olmasa tek başıma başaramazdım” dedi.
“Risk çok büyüktü ancak hastayı kaderine terk edemezdik.”
Şah damarı tümörlerinde lokal anestezi ile cerrahinin önemine değinen ve hastanın durumunu değerlendiren Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yusuf Kalko, “Cemile hanım daha otuzlu yaşlarda çok genç bir kızcağızımız. Üç tane de çocuğu var. Daha önce Gaziantep’te ameliyat olmuş. Ameliyat esnasında şah damarı yırtılmış, bu olabilecek bir ameliyat komplikasyonu. Daha sonra alelacele şah damarındaki kanama zar zor durdurulmuş. Şuurunda ve genel durumunda bozulma olduğu için ve hastayı hayati riske sokmamak için ameliyata devam edilmemiş ve hasta yoğun bakıma alınmış. Sonra hasta bize geldi. Sağ şah damarı mecburen iptal edilmiş, tümör olduğu gibi duruyordu. Hastada ses kısıklığı olmuş çünkü sağ taraftaki ses telleri zarar görmüş. Sağ taraftaki tümörü genel anestezi ile aldık. Bu arada hastayı ailedeki diğer bireylerde de olabileceği konusunda uyardım nitekim kız kardeşinde de çıktı ve onu da ameliyat ettik. Geçtiğimiz hafta da Cemile hanımın sol tarafındaki tümörünü lokal anestezi ile aldık. Riskli bir ameliyattı çünkü sol tarafta yapılacak ufak bir hata ile ses sinirine denk gelmesi durumunda kalıcı gırtlak delinmesine kadar gidebilirdi. Kazara biz de şah damarını delsek üstüne felç de olabilirdi, beyin dolaşımı bitebilirdi. Burada biz genel anestezi ile ameliyat etseydik riski daha yüksekti. Yoğun bakım süreci olacaktı. Lokal yapacağım dediğim zaman önce biraz korktu hasta, arada sadece cesaret iğnesi yaparak, ses sinirlerinin yerini tespit ederek hasta ile konuşa konuşa ve şah damarına zarar vermeden başarı ile ameliyatını yaptık ve üç tane tümör çıkardık. Biz dünyada lokalle yapan ilk ekibiz ama bu hastada teknik çok önemliydi. Ses teli zarar görse gırtlak delinirdi, şah damarı zarar görse ölümle sonuçlanabilirdi. O yüzden teknik bu hastada inanılmaz yüz güldürücü oldu ve şu anda çok mutlu” şeklinde konuştu.

11 Şubat 2018 Pazar

PROSTAT KANSERİNE KARŞI 40 YAŞ TEDBİRİ HAYATİ ÖNEME SAHİP…

Araştırmalar Dünyada her 14 dakikada bir prostat kanserine bağlı kayıpların yaşandığını belirtirken uzmanlar erken tanıya dikkat çekiyor. Öyle ki, ailede prostat kanseri hikayesi bulunanların 40 yaşından sonra yaptıracakları ürolojik muayeneler erken tanıda büyük önem taşıyor ve hayat kurtarıyor.



Prostatla ilgili bilgi aktaran Üroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Sinan Akşit,” Prostat esas olarak  erkekteki üreme sisteminin bir parçadır ve idrar kesesinin hemen çıkışında yer almaktadır. Prostat salgıları erkek üreme hücresi olan spermin kadın üreme yollarında canlı kalmasını sağlar. Prostat tüm erkek çocuklarda vardır, sonradan oluşmaz, 3-4 santim boyutunda ve yaklaşık 15-20 gram ağırlığındadır. Zaman içerisinde yaşla beraber de büyümeye devam eder. Prostat yaşla doğru orantılı büyüyecektir ancak büyüme ile beraber getirdiği şikayetler orantılı değildir. Bazen ufak prostat büyümeleri ciddi problemler meydana getirebilir bazen de çok büyük prostatlar hiç bir probleme yol açmayabilir. Hangisinin iyi huylu, hangisinin kötü huylu büyüme olduğunu anlamak için rutin kontrollerle ve yapılacak basit tarama tetkikleri ile öğrenmek mümkün” dedi.

PROSTAT BELİRTİLERİNE KULAK VERMEK GEREKİR.
Prostat büyümesinin belirtilerine değinen Dr. Sinan Akşit,”Normalden daha sık idrar yapma ihtiyacı, gece bu ihtiyaç için sık uyanma, ani idrar yapma ihtiyacı,istemsiz idrar kaçırma, düşük akımlı kesik kesik ve çatal işeme, idrar yaparken uzun süre bekleme ve ıkınma gereksinimi, idrar yaptıktan sonra mesanenin tam boşalamadığı hissi prostat büyümesinin ve buna bağlı şikayetlerinin bir kısmıdır. BPH (İyi huylu Prostat Büyümesi) ürolojide en sık tanı konulan hastalıktır. BPH şikayetleri zaman içerisinde değişkenlik gösterebilir. Uzun yıllar çok az düzeyde belirtiler şeklinde devam edebilir, hatta kendi kendine düzelebilir de. Daha sık idrar yapma ihtiyacı hissedilmesi veya mesaneyi tam boşaltmada zorlanmaya başlama gibi şikayetler hafif belirtilerdir bu yüzden bu gibi durumlarda biz doktorlar tedavi önermeyebiliyoruz. Ancak genellikle zamanla prostatın yaptığı şikayetlerde ilerleme gözlenir. Bu aşamadan sonra da kişiye özel tedaviler planlanır“ şeklinde konuştu.

ŞİKAYET OLSUN YA DA OLMASIN 50 YAŞINDAN SONRA RUTİN MUAYENE ŞART.
Prostatta rutin muayenelerin önemine değinen Akşit,”Her erkeğin şikayeti olsun ya da olmasın 50 yaşından itibaren rutin takipleri yapılmak zorundadır. Özellikle bazı kan tetkiklerini ve fizik muayenelerini yapmak, hastada genetik faktörleri de ortaya koyarak prostattaki büyümenin iyi huylu mu yoksa kansere doğru mu olup olmadığını belirlemede son derece önem taşımaktadır. Özellikle ailesinde prostat kanseri olan bir kişide görülme riski diğer erkeklerden iki kat daha fazladır. Dolayısı ile bu kişilerin takiplerinin daha sıkı yapılması gerekir. Ailede genetik olarak prostat kanseri riski taşıyanlarda (babasında, kardeşinde) muayenelerin en geç 40 yaşından sonra başlaması önerilmektedir. Kan tetkiki olarak da en fazla total ve serbest PSA dediğimiz değer incelenmektedir. PSA (Prostat Spesifik Antigen) değerindeki yükseklikler, yaşa bağlı uygun olmayan yüksek total PSA değerleri, prostatın boyutuna bağlı total PSA değerinin uygun olmaması, aynı şekilde serbest ve total PSA oranının uygunsuzluğu gibi ölçümler hastanın kanser riskini araştırma açısından bize yardımcı olur. Şu da çok önemli bir konu. Her PSA yüksekliği prostat kanseri demek değildir. Bu anlamda biz hastaya şunu öneriyoruz. Özellikle altta yatan başka problem yoksa PSA’nın yükselmesinin sıkı takibini istiyoruz. Eğer kritik değerler yaşına uygun olan değerlerin üstünde seyrediyorsa ve prostat muayenesinde (rektal tuşe) şüphe duyulan bir oluşum, sertlik saptanıyorsa; o zaman hastayı biyopsiye yönlendirerek tanıyı koymayı hedefliyoruz. Çıkan biyopsi sonucu ile de uygun olan tedavi ve takip programı belirlenir” ifadelerini kullandı.


DÜNYADA HER 3 KİŞİDEN BİRİNE PROSTAT KANSERİ TANISI KONULUYOR.
Prostat kanseri ile ilgili son yapılan çalışmalara ve tedavi şekillerine de değinen Akşit,” Her 5-6 erkekten birinin hayatı boyunca prostat kanseri ile karşılaşma riski bulunmaktadır. Ayrıca Dünyada her 3 dakikada bir kişiye prostat kanseri tanısı konulurken, 14 dakikada bir de prostat kanserine bağlı yaşam kayıplarıgerçekleşmektedir. Öte yandan tedavilerden bahsetmek gerekirse doktora başvuran hastaya takip için medikal tedavi uygulanır. Ancak bu prostatı hiçbir zaman ortadan kaldıracak tedavi değildir sadece kullanıldığı an itibari ile geçerli olan prostatın şikayetlerini ortadan kaldırır onu rahatlatır ama yine de bu esnada takiplerin devam ettirilmesi gerekir. 3 ay, 6 ay, 1 sene, 2 sene hasta medikal tedaviyi kullanmasına rağmen şikayetlerinde artış meydana geliyorsa bu sefer cerrahi girişimler gündeme gelir. Ameliyatlar açık ya da kapalı (TUR) yöntemlerle uygulanabilir. Ameliyatı yapan cerrahın deneyimine ve hastanın durumuna göre tedavi yöntemi belirlenir. BPH’nın özellikle kapalı yöntem (TUR) cerrahi tedavisinde son yıllarda çok sayıda teknolojik gelişme kaydedilmiştir. Lazer ve plasmakinetik enerji son gelişmelerdir. Özellikle kalp hastalığı nedeniyle kan sulandırıcı ilaçlar kullanması gerekenlerde bu yöntemler güvenlidir ve tercih edilmektedir. Bunun haricinde genel hastalıkları nedeniyle cerrahi riski bulunan hastalarda TUMT ( Transüretral mikrodalga tedavisi)+ Prostatitk stentler diğer tedavi seçenekleridirBPH nedeniyle takipli ve PSA’sı düzgün seyreden bir hastanın zaman içerisinde bu değerleri yükselmeye başladıysa, şikayetlerine sadece idrarda ya da menide kanama eklenmiş ise, cinsel fonksiyon bozuklukları hatta yaygın kemik ağrıları oluşmaya başladıysa o zaman bu hastayı daha ayrıntılı tetkik etmek gerekir. Çeşitli ultrasonik incelemeler ve biyopsi ile tanıyı netleştirmek gerekir. Son zamanlarda biyopsi aşamasında Füzyon Biyopsi dediğimiz yöntemle, biyopsiyi MR ve Ultrasonu aynı anda yaparak şüpheli olan tek noktadan biyopsi alabilme şansını yakalıyoruz. Bu bize prostat biyopsisinde alelade almış olduğumuz prostatın birkaç yerinden biyopsiler yerine sadece şüpheli odaktan biyopsi alarak kanserin tanısını koyabilme şansını netleştiriyor. Prostat kanseri tanısı konması durumunda da hastaların umutsuzluğa kapılmasına gerek yok, bunu özellikle belirtmek istiyorum. Artık tedaviler çok gelişti ve mühim olan erken teşhis. Erken teşhisle prostat kanseri yüzde 99 gibi büyük oranda tedavi edilebiliyor. Erken evre şudur: Prostat kanserinin prostat dokusu içerisinde hapsolmuş olduğu dönemdir. Burada ameliyatla; Radikal Prostat Cerrahisi ile prostat dokusu, erkek seminal bezleri uygun durumlarda peniste sertleşmeye yardımcı olan sinir dokuları korunarak komple çıkarılmaktadır. Bu cerrahi açık; Laparoskopik veya Robotik olarak yapılabilmektedir. Aynı dönem erken evre kanser vakalarında Radyoterapi ikincil efektif tedavi yöntemidir.  İlerlemiş metastaz yapmış prostat kanseri tedavilerinde medikal hormon ablasyon ve kemoterapi diğer etkin tedavi yöntemleridir. Tüm hastaların radikal ameliyat veya radyoterapi-hormonoterapi ve kemoterapi sonrası rutin PSA tetkiki ile takibi esas olmaktadır” dedi.

GRİP AŞISI KALP KRİZİ VE FELÇTEN KORUYABİLİR…

Uzmanlar kış aylarında kalp krizi ve felç vakalarının arttığına dikkat çekerken, grip aşısının koruyucu olabileceğini belirttiler.


Konu ile ilgili bilgi veren Medigold Sultan Hastanesinden Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ahmet Sarıçopur,” Üst solunum yolu enfeksiyonlarının kalp krizi riskini arttırdığı bilinmektedir. Bunların arasında influenza (grip) virüsünün diğer mikrobiyal ajanlara göre kalp krizinde daha fazla yer tutmaktadır. Kalp krizi ve felç vakalarının sıklığı kış aylarında en üst seviyeye ulaşmaktadır. Bunda gribin payı vardır. Grip, birçok hücresel ve biyokimyasal olaylar zincirini başlatarak damar duvarındaki plakların yani küçük pürüzlerin parçalanmasına ve damar duvarından kopmasına neden olabilmektedir. Plak parçalanmasıyla beraber damar içinde pıhtı oluşup damarı tıkar, böylelikle kalp krizi ve felç oluşur. Özellikle yaşlı hastaların damarlarında plak olmaması neredeyse imkansızdır. Çalışmalar, grip aşısının kalp krizini yüzde 15 ila yüzde 45 önlediğini göstermiştir. Erken dönemde yani kasım ayından önce yapılan grip aşısı kalp krizini önlemede daha da etkilidir. Herkesin yıllık grip aşısı yaptırmasını önermekle beraber, kalp damar hastalarının, 65 yaş üstü insanların, kronik hastalığı olanların, sağlık çalışanlarının, çocukların yıllık grip aşısı yaptırması toplum sağlığı için çok önemlidir.”dedi.

BÖBREK YETMEZLİĞİNDE DİYETİN YERİ…

                                        

Uzmanlar Kronik Böbrek Yetmezliğinde beslenme ve diyetin hem hastalığın ilerlemesini önlemede hem de belirtilerin kontrolünde önemli olduğunu vurguluyor.

Konu ile ilgili Medigold Sultan Hastanesinden Dahiliye Uzmanı Dr. Metin Kolak önemli bilgiler paylaştı.

 “Kronik böbrek yetmezliği (KBY) sebebi ne olursa olsun, en az 3 ay süreli, böbrek hasarı ile birlikte veya birlikte olmaksızın böbrek süzme hızının (GFH) 60 ml/dk’nin altına inmesi durumudur. Kronik böbrek yetmezliğinin en sık nedenleri diyabet (şeker hastalığı), hipertansiyon, glomerulonefrittir (böbrek süzme organlarının hastalığı). Ülkemizde 18 yaş üstü hastaların yüzde 15.7’sinde KBY mevcuttur. İnsanlarda günlük kalori ihtiyacına değinilecek olursa 30-35 kcal/kg’dır. Kalorinin yüzde 45-65’i karbonhidratlardan, yüzde 10-35’i proteinlerden yüzde 20-35’i ise yağlardan sağlanmalıdır. KBY’de beslenme ve diyet hem hastalığın ilerlemesini önlemede hem de belirtilerinin kontrolünde önemlidir.

 Diyet tüketilen yiyeceklerin toplamı olarak tanımlanır.

-          KBY’li hastaların diyeti yeterli protein, kalori ve vitaminleri içermelidir. Kas kitlesi kaybettirmemeli ve böbrek hastalığının ilerlemesini yavaşlatmalıdır.
-          KYB’li hastaların diyeti böbrek süzme hızı (GFH), böbrek hastalığının tipi (proteinüri-albümin varlığına veya yokluğuna), diyabet ( şeker hastalığı), hipertansiyon ( Tansiyon yükselmesi), kalp yetmezliği gibi hastalıkların varlığına göre değişir.
GFH’si 60 ml/dk üstünde olan hastalarda özel bir diyet gerekmez.
-          DASH (hipertansiyonu önleyen diyet) diyeti önerilir. Bu diyet kan basıncını düşürür, koroner yetmezliğini (kalp damar hastalığı) ve felç – inme riskini düşürür ve böbrek taşı oluşmasını azaltır, böbrek hastalığının ilerlemesini yavaşlatır.
-          Bu diyet, sebze, meyve, düşük yağlı süt ürünleri, tam tahıl, baklagiller, tohumlar, kümes hayvanlarını içerir. Tuz, yağ, kırmızı et, şeker ve tatlandırıcıdan fakirdir.
GFH si 60 ml/dk altında olan hastalarda
-           Günlük protein alımı 0,8 gr/kg ile kısıtlı, sebzeden zengin diyet önerilir.
-          Günlük sodyum (tuz) oranı 2 gramdan az olmalıdır.
-          Potasyum normal ise kısıtlanmaz,
-          Fosfor 0,8-1 gr/ gün ile kısıtlanır.
-          En fazla kalori alımı günlük 30-35 kcal/kg olmalıdır.
-          Çok düşük proteinli diyet uygulamasının böbrek yetmezliğinin ilerlemesini yavaşlatmadığı, aksine ölüm riskini arttırdığı bulunmuştur.

PROTEİNLER:
    Proteinlerin 1 gramı 4 kalori sağlar. Proteinlerin biyolojik değerleri (yenen proteinin vücut proteinine dönüşme oranı) önemlidir. Biyolojik değer bakımından proteinler ikiye ayrılırlar. Yüksek biyolojik değerli proteinler ve düşük biyolojik değerli proteinler. Diyette de proteinlerin yüzde 50’si yüksek biyolojik değerli, yüzde 50’si düşük biyolojik değerli olmalıdır. Proteinden zengin gıdaların biyolojik değerleri 100 üzerinden sınıflandırılır. Değeri 75’den fazla olanlar yüksek biyolojik değer olarak kabul edilir.
 Tam yumurta           95
 İnek sütü                  90
 Biftek                       76
 Soya fasulyesi          75
 Pirinç                        75
 Buğday                     67
 Patates                      67
Yulaf                         66
Mısır                         60

Gıdalar protein içeriklerine göre ikiye ayrılabilirler:
Düşük protein içeren gıdalar:
Ekmek, makarna, pirinç, meyveler, sebzeler
Yüksek oranda protein içeren gıdalar:
Yumurta, kırmızı et, kümes hayvanları, balık

KARBONHİDRATLAR :
Günlük alınması gerekli kalori miktarının yüzde 45-65’i karbonhidratlardan sağlanmalıdır.
Karbonhidratlar vücudumuzun en kolay kullandığı enerji kaynağıdır. Bir gram karbonhidrattan 4 kalori elde edilir. Karbonhidratlar ikiye ayrılır:
Basit karbonhidratlar bulunan gıdalar:
Sofra şekeri, kahverengi şeker, hazır meyve suları, mısır şurubu, bal, reçeller, şekerlemeler
Kompleks karbonhidratlar bulunan gıdalar:
Lifli ve nişastalı gıdalarda bulunurlar. Yeşil sebzeler, baklagiller, tam tahıl (ekmek-makarna), patates, kabak, mısır, bezelye, pirinç.

YAĞLAR :
Yağların bir gramı 9 kalori sağlar. Yağlar doymuş ve doymamış yağ olarak iki çeşittir.
 Her zaman doymamış yağların kullanılması önerilir.
Doymuş yağ içeren besinler:
Yağlı kırmızı et, derili tavuk eti, yağlı süt ve süt ürünleri, kızartılmış gıdalar.
Doymamış yağ içeren besinler:
Zeytinyağı, ayçiçeği yağı, mısır yağı, fıstık yağı.

Omega 3 doymamış yağdır ve balık, keten tohumu, kanola, soya, ceviz ve ay çiçekte bulunur.
Trans yağlar, gıdaların hidrojenize edilmesiyle elde edilir (Margarinler gibi). Yağların en tehlikeli grubudur. Bunlar oda sıcaklığında katı haldedirler.


 DİYET UYGULAMALARI:
-          Şeker hastalığı ve Hipertansiyon ilk ve en önemli hedeftir
-          Beslenme ve diyet alışkanlıkları değiştirilmelidir
-          Günlük tuz miktarı en fazla 4 gram olmalıdır.
-          İşlenmiş ve hazır gıdalar kullanılmamalıdır.
-          Günlük protein en fazla 0,8 gr/ kg ve ağırlıklı olarak bitkisel kaynaklı olmalı.
-          Fosforun alınımı azaltılmalı.

YİYECEKLERDEKİ FOSFOR VE POTASYUMUN AZALTILMASI:
      Yiyecekler kaynatılarak fosfor miktarları azaltılabilir, kaynatma işlemi yapılarak;
-          Sebzelerde       yüzde 51
-          Baklagillerde    yüzde 48
-          Etlerde              yüzde 38 oranında fosfor azaltılabilir.
-          Sığır ve tavuk etinin küçük parçalar halinde 30 dakika kaynatılması fosforu yüze 40-50 azaltır.
-          Etleri küçük parçalar halinde 30 dakika kaynatmak ve sularını yememek önerilir.
-          Aynı şekilde sebzelerde de kaynatmanın fosfor oranını azalttığı saptanmıştır.
-          Hazır ve işlenmiş yiyecekler sodyum ve fosfattan zengindir. Bu nedenle tüketilmemelidir.
-           
TÜKETİLEBİLECEK GIDALAR:

-          Yumurta beyazı
-          Sebze,
-          Meyve
-          Zeytin yağı
-          Bitkisel yağlar
-          Tereyağı
-          Şeker
-          Yoğurt (proteinüri olanlara önerilir)
-          Kefir (proteinüri olanlara önerilir)

YENİLMEMESİ ÖNERİLEN YİYECEKLER :
-          Sakatatlar
-          Salam, sosis, hindi
-          Somon
-          Karides
-          Kalamar
-          Sert peynirler
-          Cerez (fındık, fıstık, badem)
-          Yumurta sarısı
-          Süzme-krem-mozarella peynir

KISITLI YENEBİLECEK YİYECEKLER:
-          Kuzu eti
-          Tavuk
-          Alabalık
-          Tuna – morino balığı
-          Süt
-          Ekmek
-          Makarna
-          Yarma buğday
-          Pirinç
-          Fasulye
-          Nohut
-          Bezelye
-          Bakla
-          Mısır gevreği
-          Mısır unu